♥♥♥♥ TÜM GÖNÜL DOSTLARIMIZIN, BLOG SAYFALARINDAN YEMEK VE GEZİ PAYLAŞIMININ VEFALI ARKADAŞLARIMIZIN, MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINI KUTLUYOR, SAĞLIK SIHHAT BİRLİK DİRLİK ESENLİK İÇİNDE DAHA NİCELERİNE SEVENLERİ VE SEVDİKLERİ İLE ULAŞMALARINI DİLİYORUZ... ♥♥♥♥

SEYYAH & SOFRAM...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yeni sayfamız....
Bu sayfalarımızda paylaştığımız gezi notlarımızın resim, slayt ve filmlerini host ettiğimiz ücretsiz destek veren sayfalar kapanınca o kadar emek heba oldu gibi. Her ne kadar notlarımız hala mevcutsa da görsel kaynaklar görülmez oldu.
Bu nedenle gelen öneriler çerçevesinde TUMBLR TÜRKİYE de de bir sayfa açarak ve oradan görselleri paylaşmaya başladık.
Umarız bu sefer de bir sıkıntı olmaz....
Yeni iletişim paylaşma adresimiz;

http://gittiklerimden.tumblr.com/

Tüm dostlarımızı bekliyoruz....

14 Eylül 2010 Salı

Yolüstü su sarnıçları

Yolüstü su sarnıçları
SARNIÇ (YOL DURAĞI)

Günümüzde yol durakları olarak nitelendirilen sarnıçlar Anadolu’da antik çağlardan bu yana yağmur sularını depolamak amacıyla inşa edilen yapı türüdür. Kalelerde, yerleşim alanlarında, yol boylarında ve tarımsal alanlarda, bazen kayalara oyularak, bazen de taşlarla örülerek inşa edilen sarnıçlar, hem içme suyu gereksinimini karşılamak için hem de hem de tarımsal faaliyetlerde kullanılırdı.
16.yüzyılda, özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos seferi sırasında yöremizde çok sayıda sarnıç inşa edildiği bilinmektedir.
Muğla sınırlarında en sık rastlanan sarnıç türü daire planlı, kubbeyle örtülü bir kurguya sahiptir. Kubbe başlangıcı seviyesinde yağmur sularının sarnıçta toplanmasını sağlayan su olukları bulunmaktadır. Sarnıçtan hem su alınabilmesi hem de suyun kontrolünde ve temizliğinde kullanılan merdivenler, bu yapıları tamamlayan diğer unsurlardır.





NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

Bu konuda bulduğum bir yazı;

Bodrumlu olan ve Bodrum’a seyahat eden herkesin sıklıkla gördüklerinin başında sarnıçlar gelir. Neredeyse buranın alamet-i farikalarından birisi olmuştur desek sanırım yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Bodrum yarımadasının her yanında o kadar çok sarnıç var ki. Mesela, Yalı Beldesi ile Bodrum arasındaki yol güzergahında dikkat edilecek olursa, yolun her iki kenarında sarnıçlar görülür. Eğer buradan geçmişseniz en azından bir ikisi dikkatinizi çekmiştir. Ben her seferinde dikkatlice etrafı izleyerek gider gelirim. Araba kullanmadığım için bunu kolaylıkla ve güvenli bir şekilde yapabiliyorum. Bir defasında, yol boyunca ne kadar sarnıç var sayayım dedim. Meğer Yalıçiftlik ile Bodrum girişi Yokuşbaşı arasında tam 15 tane varmış. Bunlar sadece yol kenarında olanlar. Yol boyunca sarnıçların yoğunluğunu görünce, acaba bunun bir sebebi var mı, varsa ne ola ki dedim. Ya bu sarnıçlar yol boyunca yapılmışlar ya da yol sarnıçların olduğu yerlerden geçirilmiş. Öyle ya da böyle, yol ile sarnıçlar arasında bir ilişki olabilir.

Genellikle dairesel formlu Kümbet şeklinde yapılmışlardır. Ancak az sayıda da olsa, küçük bir tüneli andıran ve dikdörtgen temel üzerine oturtulanlarına da rastlanır. Sarnıçlar, su toplama yeri ve depoları olarak yapılmış ve kullanılmışlardır. Bir kısmı bu amaçla halen kullanılmakla birlikte, Bodrum merkezdekiler başta olmak üzere yarımadada turizmin yoğun olduğu yerlerde kapılarına bir demir parmaklık konulduğu ve kilit vurulduğu görülür. Demek ki tüfek icat olunca sadece mertlik bozulmamış. Derin kuyu pompaları icat olunca da sarnıçlara sırt çevrilmiş.

Çok fazla olmasa da bazı sarnıçların giriş kapısının üzerinde kim tarafından, hangi yıl yaptırıldığı gibi bilgiler bulunur. Mühendislik diliyle söylemek gerekirse; sarnıçlar birer sanat yapısıdırlar. Sarnıçlar, üstte bir kubbe ve altta suyun toplandığı bir yerden ibarettir. Kubbelerinin yapımında, sağlamlığı arttırmak için harcının içine keçi kılı konulduğunu duymuştum ama bunun doğruluğunu kesinleştirmiş değilim. Genellikle kubbenin üzerinde bir fallus bulunur. Bunun yöresel adı sibektir. Sarnıçların kubbe şeklindeki kısmına düşen yağmur damlaları, yerden bir metre kadar yükseklikte, 30-40 cm kadar genişlikte ve içe meyilli olan kısma gelerek burada toplanırlar ve belli aralıklarla yerleştirilmiş olan deliklerden sarnıcın içine akarlar. Bu delikler aynı zamanda sarnıcın içinin havalanması işlevini de yerine getirirler. Ortalama bir sarnıcın çapı 7 m. civarındadır. Bu da yaklaşık 38 m2 bir taban alanı oluşturur. Kapı hizasına kadarki derinliği ise 2-2,5 m kadardır. Böylece 75 m3 civarında bir su toplama ve depolama haznesi oluşmuş olur. Bu yöreye düşen ortalama yıllık yağış miktarı 650 mm olduğuna göre demek oluyor ki, kubbe kısmına düşen yağıştan toplanan miktar; 38 m2 x 0.65 m = 24.7 m3 Geriye kalan miktar ise topraktan girer içeriye. Toprakta suyun akış yönüne dikkat edilerek açılan kanallardan gelen su, toprak seviyesindeki delikten sarnıcın içine dolar. Sarnıç suyla dolu olduğunda, kapısından suyu almak kolaydır. Su azaldıkça, içeride aşağıya doğru yapılmış olan bir merdivenden inilerek su alınır. Önlerinde hayvanların sulanabilmeleri için bir yalak bulunur. Yalaklar, genellikle taş ya da ağaç gövdesi oyularak, daha yakın zamanda yapılanları ise güncel yapı teknikleri kullanılarak yapılmışlardır.

**
Sarnıçlara kimsenin tenezzül ettiği yok artık. Kimisi bir yol kenarında, kimisi ağaçlar arasında, orada burada bakımsız ve unutulmuşlar. Eskiden su ihtiyacı kuyulardan, bir çok evde bulunan ve çatıdan gelen suların toplandığı evlerdeki sarnıçlardan ve bu kümbet sarnıçlardan karşılanır, böyle olunca da suyun kıymeti bilinirdi. Sonra şebeke suyu geldi, suyun ne kadar değerli bir şey olduğu biraz unutuldu, su daha dikkatsizce kullanılır oldu. Sanılıyor ki bu su hep böyle akacak…

Yarımadanın önemli ama unutulmuş yapılarından olan sarnıçlara ithaf olsun bu yazı ve buradan onlara selam olsun…

**

Lütfen bakınız : (Sayın Sabahattin Bilsel'in fotoğraf galerisi için )
Sayın Sabahattin Bilsel'in fotoğraf galerisi için

Sabahattin Bilsel's Galleries
Sabahattin Bilsel's Galleries

12 Eylül 2010 Pazar

Sevgili Dr. Engin Karaşin … Hoşça kal Dostum…

Sevgili Dr. Engin Karaşin …






NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…


Hoşça kal Dostum…

Yıllar içinde tanıştığımız kişilerin küçük bir kısmı ile zamanla tanışma tanışıklığa, aşamalı olarak arkadaşlığa ve en önemli düzey olan dostluğa ulaşıyor. Bu dostluk ise yakınlık derecesine göre bir zaman geliyor gönül dostluğuna erişiyor.
Sevgili Dr. Engin ve ailesi de bizler için öyle oldu.
Bulunduğumuz ilçede yedek subaylık görevini ifa etmek için ayrıldığında ailesini emanet edip teslim edecek, ailesinin de bunu kabul edeceği kadar bir yakınlık oluştu.
Süreç içinde uzmanlık için ayrıldığında bizler de başka bir ile tayin olduğumuzda araya giren mesafeler bu dostluğu aksatmadı. Gün oldu telefonlaştık gün oldu bir vesile ile İstanbul’da denkleştik. Ama hayat kendi içinde bizleri kendi mecrasında sürüklerdi durdu.
Bundan birkaç yıl önce gene bir Türkiye turuna çıktığımızda o zamanki rotamız Marmara ve civar illeri idi. Adapazarı, Kocaeli, Bursa, Balıkesir derken Altınoluk’ta yazlıklarında sevgili eşi Mediha hanım, oğulları Alper, İstanbul hanımefendisi saygıdeğer annesi ve babası ile birlikte baldızı ile de kısa da olsa zaman geçirmiş, geçmişi anıp hasret gidermiştik.
Oradan ayrılıp Keşan’da görev yaptığı hastanede buluşmuş, ısrarı ile (iyi ki) bir yerlerde bir masa etrafında çok güzel anlar yaşamıştık.
Gene aynı yazlıkta birkaç sene sonra Ege turumuzu esnasında Altınoluk’a kadar çıkıp bir ev kiralamış güzel bir sabah kahvaltısında anılarımızda yer eden sohbetlerde bulunmuştuk.
Bugün ise gönül dostumuz, aile dostumuz, sevgili arkadaşım Dr. Engin Karaşin’in bir kalp krizi ile hayata veda etmiş olduğun öğrenmem içimi acıttı, yaktı….
Şu son bir ay içinde değer verdiğim sevdiğim artık sayısını tutmak istemediğim miktarda yakın gördüğümüz dostlarımızı kaybettik. Bu sefer öyle kötü oldum ki…
Benim de kalp rahatsızlığım dolayısıyla geç haber vermelerine rağmen bizim için yeni şiddetli bir haber oldu !...
Sonraki birkaç saat nasıl geçti bilmiyorum…
Sevgili Dr. Engin Karaşin, sen bizler için dost ötesi bir gönül arkadaşıydın, sevgi dolu, sır küpü, güzel sesi ile Türk Sanat Müziği icra ederken dinleyenlere verdiğin haz ile anılarımızda ettiğin yer daim olacak. Her anışımızda kulaklarını çınlatacağız…
Değerli ve sevgili ailesine, O’nu seven dostlarına sabır, metanet diliyor, kendisine Allah’tan Rahmet ihsan etmesini dua ediyoruz…
Kendine iyi bak demeyi çok isterdim!…
Hoşça kal Dostum…

9 Eylül 2010 Perşembe

Tokat yolu kümbet ve han

Tokat yolu kümbet ve han

Mübarek Ramazan Bayramınız kutlu olsun, Allah her seneye sağlıkla ulaşmayı nasip etsin...




NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

7 Eylül 2010 Salı

Tokat'tan Manzaralar

Tokat'tan Manzaralar



NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

5 Eylül 2010 Pazar

Pozantı Şekerpınarı ve ÇIFTEHAN Kaplıcaları


Pozantı Şekerpınarı ve ÇIFTEHAN Kaplıcaları



NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…


Pozantı Şekerpınarı

Adana Ankara yolu üzerinde Pozantı ile Çiftehan arasında koca bir dağı yarığından buz gibi bir su kaynağı vardır. Hemen yanında da bir tesis bulunur. Yıllardır buradan geçerken muhakkak uğrar mola verir buz gibi suyundan içeriz.
Bu sefer de uğradık, burada aklımda yanlış kalmadıysa Çakıt deresi üzerinde kaynaktan çıkan su ile kesiştiği noktada yapılan eski bir köprünün yenilendiği de gördük.
Şimdilerde ise yeni yapılan duble yol nedeni ile bu kısmın üzerinde geçiyor yukarıdan seyrediyor ama ne yazık ki iniş ve giriş yok !...

ÇIFTEHAN ve TARIHÇESI

Şekerpınarı’ndan çıkıp yola devam edince yol üzerinde bulunan Çiftehan’a da uğrar, buradan elma ve üzümden yapılan pestil elmadan geçmeyiz. Kaplıcaları da eskiye oranla daha düzenlenmiş ve düzgün yapılanma ile ilgi çekici olmuş.


KLEOPATRA'DAN GÜNÜMÜZE CIFTEHAN
Çiftehan adini kasaba girişindeki iki handan aldığı söylenmektedir. Anadolu'nun bati kapısı olan Çiftehan: sıcak su kaynakları nedeni ile m.ö ilk çağlarda başlamak üzere dikkatleri çekmeye başlamıştır. Bu güne kadar sıcak su kaynağının ne zaman ortaya çıktığı bilinmemektedir ilk olarak m.ö 324 yılında kral Ömer Niğde ilini topraklarına katması ardından Çiftehan sıcak suyu ile dikkatleri çekmiştir. Bu dönemde güvenlik nedeni ile Çiftehan merkezinde bir yapılanma oluşmasına rağmen Çiftehan'ın görev ve amaçları ve tepelerinde yeraltı kaya tabyaları yaptırmıştır. Bölge eti Frig ve Roma dönemlerine yerleşim yeri olmuştur.
Roma imparatorluğu döneminde Kapadokya'nın en önemli eyaleti olması nedeni ile Çiftehan bir önemli kapı görevini görmüştür. Bölgede yapılan arkeolojik kazılara göre etiler zamanından beri yerleşme sahası olarak kullanılmıştır.
Mısır kraliçesi Kleopatra'nın Tarsus’ta yasam sürerken sık sık bu kaplıcaya gelerek uzun süre kaldığı suyun gençleştirici, güzelleştirici ve dinlendirici etkinliklerinden faydalandığı söylenmektedir. Çiftehan kaplıcalarının eski havuzun temel kısmı roma dönemine aittir. Bu gün ayakta bulunan ve kullanılmakta olan havuzlu banyolar Selçuklu Türkleri zamanında yapılmıştır. Havuzlu banyo Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.

Roma imparatorluğu döneminde Antakya ardından hıristiyanlığın Toros dağlarını aşıp tutunduğu en önemli yerleşim birimi Çiftehan ve Ulukışla kesimleridir. Hıristiyanlığın ilk ve önemli yerleşim birimleridir. Bizans döneminde Çiftehan Sasani ve Arap akınlarına maruz kalmıştır.
Bizans imparatorları ülkenin doğu kesimini özellikle Toros geçitlerinin ağzında bulunan Çiftehan ve ardındaki Niğde koruma ve vuruş haline getirmek amacı ile burada önemli askeri üsler kurulmuştur. Ulukışla ve Çiftehan arasına kurulmuştur. Ulukışla ve Çiftehan arasına LÜLÜ kenti kalesi ve mağara tabyaları inşaa edilmiştir.

3 Eylül 2010 Cuma

Antakya - Prina yakıtı

Antakya - Prina yakıtı


Prina zeytinyağı fabrikalarının bir artığı olup, Akdeniz ülkelerinde görülen önemli bir biyokütle çeşididir. Prina düşük maliyetle oldukça büyük miktarlarda elde edilebilir. Bitkisel yağlar ve prina, kükürt içermeyen alternatif yakıtlar olarak dikkate alınabilir. Prina aslında bir atık madde olduğu için diğer atıklar gibi uygun ve kabul edilebilir bir kullanım olmaması halinde problemler yaratabilir. Enerji üretiminde verimli ve uygun bir şekilde prina kullanımı iki probleme birden çözüm sağlamaktadır; temiz enerji üretimi ve zeytinyağı tesislerinin atığı olan bu maddenin tekrar kullanımı.
Ortalama olarak 100 kg zeytinden 15-22 kg zeytinyağı ve 35-45 kg prina elde edilebilmektedir.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Antakya Demirköprü

Antakya Demirköprü



NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

Küçük halamın damadının köyü olan, Suriye sınırına oldukça yakın bulunan köye davetliydik. Cümbür cemaat toplanıp gittik. Bahçede bulunan birçok değişik meyve ağaçları arasında toprakla sıvanmış kara kovanlarda arılar bal yapmakla uğraşırken, tandırda yapılan biberli ekmekler, fırınlanmış közlenmiş patlıcanlar domatesler ve biberlerle yapılmış olan patlıcan salatası, kuru kabak, salatalık, patlıcan ve dolmalık biberlerden yapılmış olan bol acılı ve ekşili dolmalarda sofrayı süslüyordu. Yıllardan sonra salatalık dolmasını yemek bizlere güzel bir sürpriz oldu.
O kadar insana, mecburen, yetti…
Yemekten sonra etrafı dolaşmaya çıktık, sınırın diğer tarafında Salkin, İskat, İdlıp kentleri ve Çekara köyü gözle görülebiliyordu. Ekilmiş olan pamuk tarlaları artık çiçeğe dönmeye başlamıştı.
Gene burada Suriye ile Türkiye sınırında Yarseli Barajının ortak kullanılan pompa istasyonu da bulunuyor.
Köy içinde küçük bir pazar yerel ürünlerin alış verişinde taze ürünlerin bulunup alınması için kurulmuştu.
Gece olunca sınırın her iki tarafında bulunan yerleşim yerleri ışıl ışıl seyredilebiliyordu.
İşte, güzel bir günün hatırası olan resimler…

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Antakya Atçana – Alalakh

Antakya Atçana – Alalakh

NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…



Hatay'ın neresini kazarsanız bir tarih çıkar. Hatay'ın neresine bakarsanız "Cennerin izlerini görürsünüz. Hatay'ın hangi kapısını çalarsanız sizi farklı bir kültür karşılar. Hatay, sadece Hatayııları değil, bu ülkenin tüm yurttaşlarını, tarihte de bütün kavimleri bağrına basmış ender kentlerden biridir.

Antakya'dan yola çıkıp Reyhanlı'ya doğru gittiğiniz zaman kuzeyde uzanan Amik ovasını, biraz yukarılara doğru bakarsanız Amanosları görürsünüz. Yolun Güney bölgesinde ise Suriye sınır bölgesindeki köyler ve zeytin ağaçları gözünüzün önünden hızla geçer. Amik Ovası'nda

tarlalar arasında yükselen toprak tepeler, bu tepelerin yakınlarında ağaçlar arasında yemyeşil köyler görürsünüz. Höyükler, yani tarihin toprak altında saklandığı kasalar geçmişten, yemyeşil köyler ise günümüz hayatından kesitleri gösterir.

Amik ovasında yer altında saklı tarih kasaları "Höyükler"de ilk kazılar British Museum adına 1936-1939 ve 1946-1949 yıllarında Sir Leonard Woolley tarafından yürütülür. 1912 yılında Karkamış'a kazılar yapmak üzere gelen Leonard Woolley, bu kazılar sırasında yakın arkadaşı ve meslektaşı (sonradan ünlü ingiliz casusu Arabistanlı Lawrence olarak tarihe geçen) Lawrence ile birlikte bir kaç kez Antakya'yı ziyaret edip araştırmalar yapar. Karkamış'ta elde ettiği bulgular Woolley'in tüm dikkatini daha önce ziyaret ettiği Antakya'ya yöneltir. Ege uygarlıkları ile Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak amacıyla, 1937 ilkbaharında ekibiyle birlikte Teli Atçana'ya gelir. Kazı alanının yanındaki eve yerleşirler. Daha sonraları, arkeolog Max Mallowan, 1930'da evlendiği eşi ünlü romancı Agatha Christie ile beraber, hocası Woolley'i ziyaret amacıyla Atçana'ya gelirler ve bugün harabe halinde olan bu evde bir süre kalırlar.

Woolley'e yakın tarihlerde, 1932-1938 yılları arasında Chicago Üniversitesi'nden Robert Braidwood ve ekibi tarafından yapılan araştırmalarda 178 adet höyük keşfedilmiştir. 1995 yılında Chicago Üniversitesi'nden Prof. Dr. Kutlu Aslıhan Yener ve ekibi tarafından başlatılan çalışmalar, 2003 yılından itibaren T.C. Kültür Bakanlığı ve Mustafa Kemal Üniversitesi desteğiyle devam etmektedir. Bugün tüm Hatay'da belirlenen höyük sayısı 346'ya ulaşmıştır.

Bu kazılardan en önemlisi ve hala keşfedilmeyi bekleyen Alalakh (Teli Atçana), Amik Ovası'nda, Asi nehri kıyısında yer alan 750 x 325 m boyutlarında ve 9 m yüksekliğinde büyük bir höyüktür. Bu höyükte 17 saray katmanı tespit tespit edilmiş, bugüne değin ulaşılan 7 adet saraydan çeşitli Orta ve Geç Tunç çağı kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Üstten başlayarak 7. tabakada Yamkhad Kralı Yarim-lim'e (M.Ö. 18. yüzyıl) ait sarayın bulunduğu Alalakh'ın, Yamkhad Krallığı'na bağlı Mukiş ilinin yönetim merkezi olduğu, daha üstte ki 4. tabakada ise Nikmepa'ya ait (MÖ 15./14 yüzyıl) sarayın bulunduğu Alalakh'ın ise Mittani devletine bağlı küçük bir Hurri krallığının başkenti olduğu anlaşılmıştır. Alalakh, M.Ö. 1370 yılında Hititler'in güçlü kralı i. Şuppiluliuma tarafından ele geçirilmiştir.

Alalakh kazılarını yürüten Prof. Dr. K. Aslıhan Yener büyük bir tutkuyla kazı alanını hem anlatıp, hem dosyasındaki bilgileri bizimle paylaştıkça, şu an üzerinde bulunduğumuz höyüğün ve nicelerinin, tarihin aydınlatılması açısından ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz. Amik Ovası'nda bir kaçı dışında henüz dokunulmamış yüzlerce höyük olduğunu, bunların koruma altına alındığını da bu arada çalışmalarda gözlemci olarak bulunan bakanlık yetkilisi anlatıyor.

K. Aslıhan Yener, Mustafa Kemal Üniversitesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Anadolu tarihi ile ilgilenen yabancı üniversitelerden aldığı destekle Hatay'ın en önemli ören yeri olan Teli Atçana höyüğünde toprak altında keşfedilmeyi bekleyen 10 sarayın en sonuncusuna ulaşmayı amaçlıyor. Onun, Teli Alalakh konusunda yazacağı kazı raporunu şimdiden merakla bekliyoruz. Şippiluliuma ile ii. Ramses arasında nasıl bir savaş yaşandı? Kim kazandı? Fırtına Tanrısı'nın o dönemde yaşayan insanların üzerindeki etkisi ne idi?

K. Aslıhan Yener; kazı alanının açık hava müzesi haline getirilmesi ve turizme açılmasını beklediklerini söylerken, Ortadoğu'nun önemli yerleşkelerinden biri olan Teli Atçana'da elde edilen buluntuların kayıtları için kazı ekibi harıl harıl çalışmaya devam ediyordu.


http://www.hatay.gov.tr/gezilecekyerler/Alalakh/Alalakh.asp

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Çevlik – Samandağ

Çevlik – Samandağ



NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…



Samandağı’na bağlı Kapısuyu köyünün üç mahallesinden biri olan Çevlik’te turizm sezonu boyunca denizden yararlanılır.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Beşikli Mağara (Antakya - Samandağ - Çevlik)

Beşikli Mağara
(Antakya - Samandağ - Çevlik)

Titus Tüneli'nin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta, 100 m kadar uzaklıkta kaya mezarları vardır. Burada kayalara oyulmuş mağaraları içinde bulunan çok sayıda mezarın en çok ilgi çekeni, çukurun tabanındaki geniş mağaradır. İçinde çok sayıda mezar bulunan bu mağara diğerlerinden farklı yapılmış yüksek ve gösterişli bir mezar yüzünden halk arasından ''Beşikli Mağara'' olarak anılmaktadır.

NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…



Beşikli Mağara

Samandağ Çevlik köyünde deniz kenarında 300 hektarlık alana yayılan "Seleukeia Pieria" ya da bir diğer söylenişle "Pieria'daki Seleukeia" antik kentinin en önemli kalıntılarından birisi olan Beşikli Mağara tamamen kayaya oyulmuş mezar kompleksidir. Yöre halkı tarafından mezar adasının içinde yan yana aynı boyutlarda işlenerek biçimlendirilmiş üzeri düz çatılı iki taş sandukalı mezardan ötürü Beşikli Mağara olarak adlandırılmıştır. 18. ve 19. yüzyıl seyyahlarınca seyahat kitaplarında Krallar Mezarı olarak tanımlanmış, W.Bartlett tarafından gravürleri çizilmiştir.

Mezar adasının bulunduğu alan, eski çağda ölüler şehri olarak adlandırılan bir nekropol (mezarlık) alanı olarak düzenlenmiş, mezar adasının bulunduğu kayalık yamacın kuzey, doğu ve güney yanında kayalık içine işlenmiş mezar odaları çevrelenmiştir.

Mezar alanına giriş batı yanda bulunan merdivenlerle sağlanmıştır. Bu merdivenlerin bir kısmı halen görülebilmektedir. Beşikli mağarada 1938 yılında Amerikan - Fransız kazı heyeti tarafından kazı temizlik çalışması yapılmış ve mezar anıtının çok eski çağlarda soyulduğu ve tahrip edildiği anlaşılmıştır. 1998 yılında ve 2002 yılından bu yana Yrd. Doç. Dr. Hatice Pamir başkanlığından yürütülen arkeolojik çalışmalar sonucunda anıtın ayrıntılı belgeleme çalışması yapılmış ve Samandağ Kaymakamlığı'nın destekleri ile alanın çevre düzenlemesi gerçekleştirilmiştir.

Beşikli Mağara olarak adlandırılan anıt mezar, birbirine bağlantılı dört mekandan, tabana ve yan duvarlara oyulan toplam 93 mezar yatağından oluşmaktadır. Önde yer alan giriş mekanının cephesinde 4 sütunlu ve üç girişli cephe düzenlemesi yer almaktadır. Ön giriş mekanı küçük dikdörtgen planlıdır ve iki ana mekanı açılmaktadır. Mekanın tavanı üç bölümlü olarak tasarlanmış, her bir bölümün köşeleri kabartma istiridye, yan kenarlarda ise kabartma sarmaşık dalı motifi ile süslenmiştir. Ön giriş mekanının tabanında ve batı yan duvarında mezar yatakları açılmış, mezar yataklarının üst kısmı kapatma plakaları ile kaplanmış olduğu anlaşılmaktadır.

Ön giriş mekanı, kuzeyde ve doğuda bulunan daha büyük boyutlu iki ayrı odaya açılmaktadır. Doğudaki odanın girişi, güney ve kuzey köşesinde kayadan oyulmuş yuvarlak gövdeli sütunlar ve bu sütunların üzerinde yükselen tonoz kemeri i kapı düzenlemesine sahiptir. Kareye yakın bir plana sahip doğu odanın merkezinde dört sütunlu merkezi alanın tavanı kabartma istiridye ve sarmaşık dalı motifi işlenerek bezenmiştir. Merkezde yer alan sütunlara ait gövdeler tahrip olmuş sadece iyon düzeninde kaide ve başlıkların az bir kısmı koruna gelmiştir. İki sütun başlığının yan yüzlerinde kabartma olarak işlenmiş daire içinde haç motifleri yer almaktadır. Doğu odada 23 adet tabana açılan mezar, 7 adet duvarda işlenmiş niş içinde mezar yatağı (arcosolium - Hıristiyan yeraltı mezarlıklarında sık rastlanan bir çeşit mezara verilen ad) yer almaktadır.

Doğu odanın istiridye motifli tavanı.
Odanın doğusundaki ve kuzeyindeki kayaç duvarların içine açılan mezar yataklarının tavanı tonozlu nişler şeklinde işlenmiştir. Bunlardan 2 mezar yatağı oldukça süslü işlenmiş; güneydoğu duvardaki mezar yatağının tavanı dışa açılan istiridye motifi, istiridye motifinin sonlandığı noktada 40 cm kalınlıkta içten dışa doğru üç kademede açılan kabartma bant kuşağı vardır. Tavan kasetine estetik bir şekilde katılan bu bantların üzerinde, sarmaşık dalı kabartması, dala konmuş kuş ve kertenkele, uçan kuş kabartması figürleri işlenmiştir. Oldukça tahrip olmuş olan figürler zorlukla seçilmektedir. Doğu duvardaki ikinci niş üzerinde ve kuzeybatı köşede yer alan mezar yataklarında da aynı bezeme düzeni görülür; fakat bantların üzeri işlenmeden sade bırakılmıştır. Doğu odanın kuzeybatı köşesi, daha küçük dörtgen bir odaya açılmaktadır. Bu odanın sadece kuzey ve doğu duvarında, üstü beşik tonoz çatılı iki arcosolium (Hıristiyan yeraltı mezarlıklarında sık rastlanan bir çeşit mezara verilen ad ) yer almakta, tabanda mezar yatağı bulunmamaktadır. Girişin kuzeyinde yer alan dörtgen planlı oda sade olarak işlenmiş ancak son derece ilginç bir mekan düzenlemesine sahiptir. Ön girişten açılan mekana, kayadan işlenmiş iki yanında iki pencere açıklığı bulunan bir kapıdan girilmektedir. Öte dünya için bir ev gibi planlanmış odanın merkezinde üzeri düz çatılı baldahin (tepelik,tenteli gibi) şeklinde tasarlanmış, doğu­batı aksı üzerinde birbirinden bağımsız duran iki sandukalı mezar yer almaktadır. 3.62 m uzunlukta, 1.50 m genişlikteki mezarların yüksekliği 1.93 m'dir. Bu mezarlar tamamen kayadan oyularak biçimlendirilmiş, tabandan 1.30 m yüksekliğe kadar lahit teknesi, lahit teknesinin dört köşesinden yükselen dörtgen köşeli sütunlar ve sütunların üzerinde yer alan düz çatılıdır. Sütunların arasındaki boşluklar beşik kemeri i pencereler şeklinde biçimlendirilmiştir. Yöre halkının beşiğe benzettiği bu sandukalı mezarlarda ve odanın diğer kısımlarında hiçbir süsleyici öğe kullanılmamıştır.

Odanın kapı şeklinde giriş duvarı hariç, tüm duvarların yan yüzlerine mezar yatakları (arcosolium) işlenmiştir. Keza, odanın tabanına tamamen mezar yatakları açılmıştır. Bu oda, batısında bulunan bir diğer odaya açılmaktadır. Dörtgen planlı odanın duvarlarına ve tabanına mezar yatakları açılmıştır. Kuzeydeki bu odada duvarlarda ve tabanda olmak üzere toplam 52 adet mezar tespit edilmiştir. Mezarların üzerlerinin kaplama taş plakalar ile kapatıldığı ele geçen kalıntılardan anlaşılmaktadır.

4 mekanlı olarak işlenmiş bu mezar odası Hipogeum olarak adlandırılan yeraltı mezar odalarına, genel düzenlenişi bakımından benzerlikler göstermektedir. Hipogeum mezar odaları Hellenistik dönemden beri yakın doğuda sık kullanılmış bir mezar tipidir. Bu mezarlarda mezar yatağı (locu/i) sayısı 250'ye kadar çıkmaktadır. Yapılan araştırmalarda mezara ait bir yazıt ele geçmemiştir. 1930'lu yıllarda yapılan temizlik çalışmalarında ve 2005 yılında Hatay Arkeoloji Müzesi elemanları ile birlikte yapılan temizlik çalışması sırasında mezar anıtına ait buluntular mezar anıtının kullanımını en erken Roma dönemine M.S.1 yy'a tarihlendirmemize olanak sağlamaktadır. Keza nekropol alanının doğusundaki mezar anıtlarında da M.S. 1. yy'a ait olabilecek malzemeler ele geçmiştir. Beşikli Mağara içinde yer alan çeşitli kabartmalar, haç motifi gibi veriler anıtın Hıristiyanlık döneminde de kullanıldığını yansıtmaktadır. Tüm bu verilerin ışığı altında Beşikli Mağara nekropol alanı M.S.1. - 7. yy arasında kullanılmış bir nekrapol alanıdır. Böylesine büyük ve diğer nekropol alanlarından ayrılmış kendi içine kapalı bir alan olarak kullanılmış olması, bu mezar anıtının daha çok şehrin önde gelen kişileri için ya da kentin önde gelen ailesine ait bir aile mezar odası olarak kullanılmış olduğunu düşündürmektedir.

Bugün büyük ölçüde modern tahribata ve doğal tahribata açık olan mezar anıtının günümüzden çok öncesinden itibarecı tahrip görmüş olduğunu; seyyahların seyahatnamelerinde adı geçen Beşikli Mağara mezar anıtının en azından 18. yüzyıl öncesinde tamamen açılmış ve soyguncular

tarafından talan edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Antik kayıtlara göre M.S. 6". yüzyılda yaşanan iki büyük deprem felaketi ile yerle bir olan kentten günümüze kalan en önemli kalıntılardan biri olan Beşikli Mağara genel düzenlenişi ile nadir bir eserdir. Seleukeia Pieria'nın Roma döneminde Doğu Akdeniz'in iki büyük liman şehrinden birisi olduğuna, Antik kaynaklara göre zenginliği ve refahı ile birçok kenti geride bırakmış bir kent olduğuna tanıklık eden bu anıt, kentin gücünü ve özgün yaratıcılığını yansıtan bir eser olarak değerlendirilmelidir. Bizlere miras kalmış olan bu anıt çok daha fazla özen ve ilgiye layık bir eser olarak gelecek kuşaklara aktarılmayı fazlasıyla hak etmektedir.

Yrd.Doç.Dr. Hatice Pamir
M.K.Ü. FenEdebiyat Fak.Arkeoloji Bl.

Kaynak:Hatay aylık kültür ve keşif dergisi

http://www.hatay.gov.tr/gezilecekyerler/besiklimagara/besiklimagara.asp

24 Ağustos 2010 Salı

Titüs tüneli (Antakya - Samandağ - Çevlik)

Titüs tüneli
(Antakya - Samandağ - Çevlik)


NOT: Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…


Tarihi kayıtlara göre, "dünyanın ilk tüneli" olarak tanımlanan Titus Tüneli, Roma döneminde dağlardan inen suların sürüklediği tortuların limanı doldurmasını önlemek için çalışmalara İmparator Vespasianus (MS.69-79) zamanında başlanmış, oğlu İmparator Titus (MS.79-81) zamanında da tamamlanmıştır. Bu çalışma sonucunda da limanın dolması önlenmiştir. Bu mühendislik harikası olan tünel, 1000 kişilik esir ordusu tarafından 10 yıl boyunca çalışılarak açılmış.

Tünel Titus zamanında tamamlandı ve derenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları , yüksekliği 7 mt. genişliği 6 mt olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtıldı, böylece limanın dolması engellenmiş oldu. 130 m'si tünel, kalanı açık kanal halinde olan tünelin uzunluğu girişten Çevliğe kadar 1380 m'dir

Günümüzde tünelin üzerinde blok taşlardan yapılmış, bugün de kullanılabilir durumda olan tek kemerli bir Roma köprüsü bulunmaktadır.

Titus Tüneli'ni gezerken ıslak olan zemine dikkat etmek gerekmektedir. özellikle kapalı olan 130 metrelik kısım oldukça karanlık ve kaygandır. Tünel içerisine girildiğinde biraz beklenip gözlerin karanlığa alıştırılması gerekmektedir. Tünel kenarının sağ tarafında bulunan kanalın kenarında el yordamı ile ilerlemeye çalışılmalıdır. Ve mutlaka bir el feneri bulundurmakta fayda vardır.

**
Samandağ, M .Ö. 310’da Seleukosların kurduğu önemli bir liman kentidir. İlk yerleşimi Paleolitik çağda başlamış olan Seleucia Pieria antik kenti, devletin liman kenti, Antakya ise başkenti olmuştur. Seleukos Roma döneminde donanma üssü olarak kullanılmıştır.
Samandağ'ın eski adı, Seleucia Pieria'dır (Selefkiye). Makedonyalı Büyük İskender'in fetihlerinden sonra, İskender'in komutanlarından biri olan Seleucus Nicator tarafından kurulmuştur (M.Ö.300 civarı) ve adını kurucu hanedandan alır. İskender'in ölümünden hemen sonra imparatorluğu parçalara ayrılmış ve haleflerden biri Lübnan, Filistin ve Suriye'yi de içine alan Selevkos İmparatorluğu olmuştur. Ancak bu imparatorluğun topraklarında birçok "Seleucia" kurulmuştu (Birisi bugün Mersin'in ilçesi olan Silifke, bir diğeri Mezopotamya'da Dicle Nehri kıyısındaki bir diğer Seleucia).

22 Ağustos 2010 Pazar

Teknepınar (Batıayaz) - Hz. Musa Ağacı - Vakıflı Köyü

Teknepınar (Batıayaz) - Hz. Musa Ağacı - Vakıflı Köyü




Musa Dağı'nın eteklerinde kurulmuş, Samandağ ilçesine bağlı bir köydür. Samandağı ilçesine 10, Antakya merkeze 20 km uzaklıktadır. Yaklaşık Nüfusu 2000 olmakla birlikte yaz aylarında daha kalabalıklaşır. Temiz havası, kaynak suları ve doğal güzelliklerinin yanısıra kültürel anlamda da zengin eserlere sahip bir yayla köyüdür. Eski bir Ermeni kilisesi, cami avlusunda 1000 yıllık bır çınar ağacı ve eski Ermeni yapıları bulunmaktadır. Çağlayan ve Karapınar mesire yerleri kayaların altından çıkan buz gibi sularıyla tanınmıştır.

Hz. Musa Ağacı

Hıdırbey Köyü'nün merkezindedir. Samandağ'dan dar bir asfalt yol ile ulaşılır. Devasa bir çınar ağacıdır. Ağacın gövde çapı 7.50 metre, çevresi 20 metre, yüksekliği ise 17 metredir. Ağacın dalları yaklaşık 1.5 dönümlük bir alanı kaplar. Ağacın içi oyuktur. Ağacın içine girip çıkmak mümkündür. Bu sayede ağacın içi “çaputlu ziyaret”e dönüşmüştür. Ağacın öyküsü ise şöyledir: Hz. Hıdır ve Hz. Musa denizden çıkarlar ve birlikte Hıdırbey Köyü'ne gelirler. Hz. Musa asasını su kenarına koyar ve buradan su içer. Daha sonra yoluna devam ederek kendi adı ile bilenen Musa Dağı'na çıkar. Döndüğünde asasının yeşerdiğini görür. O yeşeren ağacın bu ağaç olduğu söylenir.


Vakıflı Köyü

35 hane ve 160 nüfuslu eski bir Ermeni köyüdür. Kendine has özellikleriyle, her yıl Ağustos ayının ikinci Pazar’ında kutlanan Meryem Ana Yortusu ve üzüm bayramıyla ünlüdür. Bu zamanda dünyanın çeşitli yerlerinde gelen misafirlerin de katıldığı şenlikler yapılır.

20 Ağustos 2010 Cuma

Affan Kahvesi, Haytalı ve Eski Antakya

Affan Kahvesi, Haytalı ve Eski Antakya


NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…
**
Alıntı Bilgi Notu:

Affan Kahvesi ve Haytalı

Affan Kahvesi ve Haytalı Bazı tatlar vardır; ismi anılınca bir şehri hatırlatır, bir terim olarak da özünde sayısız kavramlar taşır. Bugün bir efsane haline gelmiş, aslında Adana kültürünün bir parçası olan "bicibici" ya da yerel adıyla "haytalı"nın Hatay'da markalaşmış adresini ziyaret ediyoruz. inci Kıraathanesi, 1930 yılında Fuat Sahillioğlu tarafından yaptırılan iki katlı taş binanın alt katındadır. Yapımında Halep'ten gelen işçi ve ustaların emeği olan kahveye, Kurtuluş Caddesi üzerinde Aftan Mahallesi'nde olduğundan Aftan Kahvesi de denmektedir. Kahve, kuruluşundan bu yana Sahilli Ailesi fertlerince işletilmektedir. Kahvenin içindeki kalabalık arasından, son derece sessiz ve huzur verici bir mekan olan botanik bahçesine girdiğinizde sizi su şıkırtıları ve birkaç masa karşılar. Asma dallarının gökyüzünü kapattığı, sarmaşıkların duvarları tamamen kapladığı, küçücük havuzunda suların şıkırdadığı bu şirin bahçe, şehrin gürültüsünden ve kalabalıktan uzaklaşmak iseyenler için bire bir. Sarmaşıkların ulaşmadığı diğer duvarında ise eski Antakya fotoğrafları sergilenmektedir. Neredeyse her Antakyalının tanıdığı Aftan Kahvesi'ni özel kılan şeylerden biri de elli yılı aşkın bir süredir aynı lezzette sunulan haytalısıdır.
Ferdi Numan Sahilli ile Affan Kahvesi ve haytalı üzerine sohbet ediyoruz. Numan Bey, haytalılarını bu kadar lezzetli ve farklı kılan sırrı tam olarak vermese de, birkaç ipucunu bizimle paylaşıyor "Üretiminde süt, nişasta ve gül şurubu kullanılan haytalının tam lezzetine varmak için bekletilmeden yenmesi gerekir. Aksi taktirde haytalı sertleşir ve şurubundaki yoğun gül kokusu havaya karışır" diyen Numan Bey, kullanılan malzemenin kaliteli olmasının lezzeti artıran faktör olduğunu belirtiyor. Haytalıyı muhallebi, gül şurubu ve dondurmanın bütünleşmesi olarak tanımlayabiliriz. Mısır veya Suriye'den özelolarak getirilen vanilya ile yapılan muhallebi küçük küpler şeklinde kesilip, dondurma ve gül şurubuyla karıştırılarak bir kase içinde servis yapılıyor. Kasenin yanında verilen el yapımı kaşıklar ise sunuma ayrı bir özellik katıyor. Haytalı üretilmeye başlandığından bugüne müşterilerin hizmetinde tarihe tanıklık etmiş, artık üretilmeyen bu metal kaşıkların kaybolmaması için oldukça titiz davranılıyor. Haytalıya olan yoğun talebi karşılamak için çabaladıklarını söyleyen Numan Sahilli, birkaç şube açarak işi daha da büyütmek istediklerini ifade ediyor. Bu kültürü yaşatmanın hem kendilerine hem de Antakya'ya kazanımlar sağlayacağının bilincinde olduklarını, yerli ve yabancı turistin akınına uğrayan kahvenin yoğun temposu na tüm çalışanlarla birlikte ayak uydurmaya çalıştıklarını ve çok yorulduklarını ancak, müşterinin memnun ayrıldığını gördüklerinde tüm yorgunlukların unutulduğunu da sözlerine ekliyor. bir mekan olması dolayısıyla zaman zaman film ve klip çekimlerinde sahne olarak da kullanılmıştır.
Numan Bey'e Affan kelimesinin anlamını sorduğumuzda, Arapça bir sözcük olabileceğini, tam anlamını kendilerinin hatta amca ve dedelerin in de bilemediğini ancak, ma-affan kötü anlamına geldiğine göre affan herhalde iyi anlamınadır şeklinde bir yorum getiriyor.
Aftan Kahvesi'nden haytalının içimize işleyen lezzetiyle ayrılırken bize sunulan ve bize ait olan lezzetlerin değerini bir kez daha hatırlıyor ve Hatay mutiağında yerini almış haytalıyı mekanında tatmanızı öneriyoruz.


Kaynak : Hatay Aylık Kültür ve Keşif Dergisi

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Antakya Tadları

Antakya Tadları



NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Hatay - Antakya Arkeoloji Müzesi

Hatay - Antakya Arkeoloji Müzesi

NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Antakya Uzun Çarşı

Antakya Uzun Çarşı


NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

12 Ağustos 2010 Perşembe

Antakya yapı özellikler 2.nci Bölüm

Antakya yapı özellikler 2.nci Bölüm

NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

10 Ağustos 2010 Salı

Antakya yapı özellikler 1.nci Bölüm

Antakya yapı özellikler 1.nci Bölüm


NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…

8 Ağustos 2010 Pazar

Antakya

Antakya

NOT:
Alt kısımda resimlerin üzerinde çıkan reklamı sağ üst tarafta bulunan ÇARPI işaretine basarak kapatabilirsiniz…